27 Nisan 2016 Çarşamba

GİRİTLİ KURABİYESİ ( TRİVİRYA )


Köklerimin bir ucu Girit'e uzanıyor.Rahmetli babaannemin memleketi.Kimler kaldı, kimler gitti ve hala orada ailemden birileri var mı bilmesem de içimde bir özlem var hiç görmediğim Girit'e dair. Babaannem ... ne çok özlüyorum seni ve nasıl pişmanım bildiğin herşeyi öğrenemediğim için. Babaannem mavi boncuk gözlü, kınalı ve iki örük saçlı dev gibi bir kadındı.Bir adımıyla yerin sallandığını hatırlıyorum , bir de o mis gibi kına kokusunu.Biz daha Konya'dan yola çıkmadan "oğlum, gelinim, torunlarım geliyor" diye hislerine güvenerek hazırlıklara başlamasına hiç akıl erdiremezdim o zamanlar.Habersiz giderdik.Çünkü telefon kullanımı bu kadar yaygın değildi o yıllarda.Biz Konya'dan Bozdoğan'a varmadan o katmerini, otlu gözlemelerini, oğlak kavurmasını çoktan hazır etmiş olurdu.Biz eve vardığımızda tahta çardakta ipek iğne oyalarını yaparken bulurduk onu, kocaman hazır bir sofrayla.Ondan öğreneceğim ne çok şey varmış şimdi şimdi daha iyi anlıyorum ve anladıkça kocaman bir taş gelip oturuyor yüreğimin orta yerine.


Çoook eski zamanlardan beri yapılan bir tarif Giritli kurabiyesi yani Trivirya. Babaannemin yaptığını hatırlamıyorum ama bahsettiği aklımın bir köşesinde saklı durur.Bu tarifin olmazsa olması zeytinyağı ve ev yapımı yoğurt.Orjinal tadına ulaşmak istiyorsanız bu iki noktayı es geçmeyeceksiniz.Tabii bir de o yıllarda bu yemeklerin odun fırınlarında yapıldığını belirtmek gerek.Ben yıllardır elektrikli fırında yaparım.İlk defa odun fırınında pişirdim ve fark inanılır gibi değil.

Tarife geçelim mi artık:)

Malzemeler
- 1 kase zeytinyağı
- 1,5 kase toz şeker
- 1 kase ev yoğurdu
- 2 tatlı kaşığı tarçın
- 1 tatlı kaşığı karbonat ( sakın kabartma tozu kullanmayın )
- 1 kase kuru üzüm
- un 
- susam


Yapılışı
  1. Zeytinyağı, yoğurt ve şekeri karıştırın.İyice özleşince yavaş yavaş un ekleyerek yoğurun.
  2. Yumuşak ama ele yapışmayan bir kıvamı olmalı hamurun.Tarçın ve karbonatı az unla karıştırıp hamura ekleyin ve yoğurun.
  3. Son olarak üzümleri ekleyip hamuru yoğurarak eşit olarak karışmasını sağlayın.
  4. Hamurdan yumruk büyüklüğünde parçalar koparıp uzatın ve susam içinde yuvarlayarak ay çöreği ya da halka şeklini vererek tepsiye yerleştirin.
  5. Önceden 180 dereceye ısıtılmış fırında 40 dk pişirin.
Vee mis kokulu , is kokulu , tarçın kokulu, aile kokulu, geçmiş kokulu, babaannem kokulu kurabiyelerim hazır.


Fırın yandı kurabiyeler piştiyse fırından alınan köz semoşa (semaver ) alınıp bi çay demlenir artık.Hava bu aralar serinlemiş olsada fırının sıcaklığı bahçe keyfini uzatmaya yardımcı olur.


Fırında ekşi mayalı ekmek yapımına son hız devam edilir:)


Hava kararmış , soğuk ve fırının başında çalışmak yorucu olsa da bu mükemmel ekşi mayalı, organik unlu ekmekler için tüm zahmete değer.

Uğruna harcadığınız zahmete değecek anlarınız, kıymetini bileceğiniz anılarınız ve deneyiminden yararlanacağınız aile büyükleriniz hep kalbinizin bir köşesinde olsun.
Yazar H:GÜLHAN ÖZ ÖZER 
caferengigul.blogspot.com

21 Nisan 2016 Perşembe

MUZLU KEK


Bir hafta arayla yeniden merhaba.Geçen hafta canım anneciğim vardı ve ben blog yazımı bu yüzden yazamadım.Bir de bir yorgunluk ve uyku hali var son günlerde üzerimde ki sormayın.Uykuyu hiç sevmeyen ben akşamları koltukta uyuya kalıyorum:( bu durumdan hiç mi hiç memnun değilim.Sanırım bahar alerjisi ve bahar yorgunluğundan kaynaklanıyor bu durumum.

Muzlar tezgahlarda bitmeden bu keki mutlaka yapmanızı öneririm.Tarif Lezzet dergisi Mart 2016 sayısından alınmıştır ve şahanedir bilginize.


Malzemeler
- 125 gr tereyağı
- 3 adet muz
- 2 yumurta
- 1 su bardağı toz şeker
- 50 gr hindistan cevizi
- 1 tatlı kaşığı vanilya özütü
- 235 gr un
- 1,5 çay kaşığı kabartma tozu
- bir tutam karbonat
- bir tutam tuz
- üzeri için pudra şekeri


Yapılışı
  1. Tereyağını eritin ve soğumaya bırakın.
  2. Yumurta ve toz şekeri mikser yardımıyla çırparak krema kıvamına getirin.
  3. Krema haline gelen yumurtalı karışıma hindistan cevizi ve vanilayayı ekleyip çırpmaya devam edin.
  4. Ilımış olan tereyağını ekleyerek 2 dk kadar çırpın.
  5. Muzları çatal yardımıyla ezerek pürüzsüz bir püre haline getirin ve yumurtalı karışıma ilave ederek karışım homojen bir hale gelene kadar mikserin düşük hızında çırpın.
  6. Tüm kuru malzemeleri ayrı bir kapta eleyerek yavaş yavaş sıvı karışımla birleştirin.
  7. Hazırlamış olduğunuz kek hamurunu yağlayıp unladığınız kek kalıbına dökün.
  8. Hamurun kıvamı fotoğrafta görmüş olduğunuz gibi biraz koyu oluyor.
  9. Önceden 180 dereceye ısıtılmış fırında 20-25 dk kadar pişirin.
  10. Kekiniz soğuduktan sonra üzerine pudra şekeri serperek servis yapın.Tarifin orjinalinde kekin üzerine biraz bal gezdirin diyordu bilginize:)


Bu kek öyle sıcak sıcak da nefis olan keklerden haberiniz olsun.Hatta ben ertesi ve daha ertesi gün tüketirken fırında azıcık ısıtarak yedim.


Soğuk kış günleri için ideal bir kek.Vanilya, hindistan cevizi, muz ve tereyağı uyumu inanılmaz güzel.Deneyin göreceksiniz.


Ben bu fotoğrafı çektiğimde hanım çantası isimli çiçeğim eve yeni gelmişti.Mevsimlik bir çiçek kendileri ve ömrü tıpkı bir kelebeğin ki gibi kısacık.


Evde kek pişiyorsa mutlaka çay da demlenmiştir.Bazen "hadi kek yaptım gel" diyerek bir arkadaşımı davet ederim , bazende karşıma kendimi alıp derin sohbetlere dalarım bir dilim kekin damağımda bıraktığı lezzetle.
Keyifli hafta sonları diyelim ve haftaya yeni bir yazıda buluşalım.

YazarH.GÜLHAN ÖZ ÖZER 
caferengigul.blogspot.com

8 Nisan 2016 Cuma

KÜÇÜK BİR GEZİ (ÇAMLIK KÖYÜ, MAZI, ÇÖKERTME ) BİR TÜR ARINMA


Bugün şiddetli lodos fırtınası hakim Bodrum'da.Denizde dev dalgalar, ağaçlar kırıldı kırılacak, yeni yeni oluşan meyveler yerlerde, filizlenen dallar kırılmış durumda, ortalık toz duman.Bir migrenli ve alerjili olarak benim halimde hiç iç açıcı değil:(

Yoğun bir haftayı geride bırakmaya hazırlanıyorum.Bu hafta bir tarif veremedim.Sayfanın yazısız kalmasınada gönlüm razı olmadı.Gelenler eli boş dönmesin diye geçen hafta sonu yaptığımız kaçamaktan fotoğraflarla bir yazı hazırlamak istedim.Eşimin arabasını servise bırakarak başladık geçen hafta sonuna.Arabayı bırakıp Çamlık köyüne ( namı diğer zıp zıp ) kahvaltıya gittik.Kahvaltının fotoğrafını çekmemişim:( Ama Bodrum merkezde yaptığımız kahvaltılardan biraz farklıydı.Porsiyonlar büyük, zeytinler harika, ekmek bazlama, çay sınırsız ( ki benim için olmazsa olmaz ) , yaprak sarma, beni benden alan karışık kızartma, en sevdiğim mayalı hamur kızartması yani pişi ...ve daha neler neler:) Fiyat Bodrum'a göre oldukça ucuz.Biliyorum ah bir de fotoğrafını çekseydin Gülhan dediğinizi:) ama işte bazen böyle olabiliyor.


Kahvaltı sonrası köyde bir yürüyüş şarttı.Ve yolda bizi bu sevimli ama bir o kadarda meraklı tosun kardeşler karşıladı.Ben onların fotoğrafını çekmek için yaklaşınca onlarda bize doğru hızlı adımlarla yürümeye başladılar.Üstelik bir de kendilerini sevdirmezler mi? Sanırsın kedi yavrusu:)


Bakışların güzelliğine bakar mısınız.Hayatım boyunca hayaller kurdum ben ve tümü gerçeğim oldu.Şimdi ki hayalim küçük bir çiftliğimin olması.İnekten emin değilim ama keçi, tavuk, at ve sebzelerle dolu bir bahçe olacağı kesin.Ağaçların içinde ahşap bir ev bence harika olur.Hayaller başlasın , büyüsün ve gerçeğe dönüşsün.


Çamlık köyünden ayrılıp Mazı'ya doğru yola koyulduk ve yol boyu orman bize eşlik etti.Arada arabayı kenara çekip ormanın içine daldık.Ağaçların , kuşların sesi, rüzgarın sesi, yere düşmüş çam iğnelerinin altında yürüyen böcübörtünün hışırtısı ve mis gibi doğanın kokusu...dinginlik, huzur.İşte bu kadar hayat, görebildiğin kadar, hissedebildiğin kadar, sevebildiğin kadar.


Sonrası uçsuz bucaksız bir deniz, burnumu gıdıklayan iyot kokusu ve ıssızlığın ortası.İnsan yoruluyor bazen kalabalıklardan,


bazen kendinden...


bazen elektrik direklerinden ve tellerinden...

" Ve kahin, "elektrik tellerini dikin" dedi.
" Zamanı gelince , çarmıha gerilecek şehrin bütün suçları!"
İşte bu kadar çok elektrik direği, bu yüzden vardı." 

demiş Ece Temelkuran ,Bütün Kadınların Kafası Karıştır kitabında.


Mazı' dan sonra Çökertmeye geçtik.Sahilde yürürken fotoğrafta ki hazineyle karşılaştık.Bilenler bilir ne kadar değerli olduğunu.Bazıları için sadece çam kozalağı da olabilir tabikii.


Bu güzellik bir çam kozalağı ama onu bu kadar değerli yapan künar kozalağı olması.Dolmalarda kullanılan adı üstünde dolmalık fıstık bu kozalağın içinde oluyor.3-4 kozalaktan yaklaşık 2 su bardağı kadar fıstık çıktı:) Bizim için gezinin süpriziydi bu lezzetli mi lezzetli fıstıklar.


Çökertme sahili.


Çökertme 'den geri dönerken bu tezgaha rastladık.Tezgahın başında kimsecikler yoktu.Bizi görünce hemen arkadaki evden bu amca çıktı.Bizi evine , çaya davet etti.Ülke bu kadar karışmışken , kimin ne olduğu bu kadar muallaktayken ve dolandırıcılar telefonla insanları korkutup varına yoğuna göz koymuşken köyün birinde bir amca ve eşi hanımefendi hiç çekinmeden , olan doğallığıyla "bizde çay demledik tam içiyorduk hadi gelin birlikte içelim, sonra bakarsınız" diyebiliyor.Sanırım 1 saat kadar oturduk.Teyze dondurucuya attığı çağlalardan bile ikram etti bize.Etraftan , tanıdık eş dostun hamile olanı olurda çağla aşerer diye atmış dondurucuya çağlaları.Ne kadar güzel niyetli insanlar.Bazen hiç umudum kalmıyor gelecekten , kolum kanadım kırılmış uçamayan bir kuş gibi hissediyorum kendimi.İşte tam böyle zamanlarda dibe vurmak üzereyken böyle insanlar çıkıyor karşıma.Bu ülkeyi, dünyayı bu insanlar kurtaracak biliyorum ve yeniden hayata tutunuyorum.


Yol manzaraları...


Erguvan zamanı...Kimi mor, kimi pembe, kimi mavi-mor arası renkleriyle baharın habercisi erguvanlar uğurladı bizi günün sonunda.Bir gün erguvanlar biterse; bilin ki güzel insanlarda bitmiştir diye fısıldıyorlardı rüzgara.
Bu hafta sonu bırakın kendinizi doğaya.İnanın bana yeniden doğmuş gibi olacaksınız.
caferengigul.blogspot.com

31 Mart 2016 Perşembe

PESTO SOSLU FETTUCCİNE ( EV YAPIMI MAKARNA )

Bence ev yapımı makarnanın üstüne bir lezzet daha yoktur.Bu ister Türk mutfağından erişte olsun , ister İtalyan mutfağından fettuccine ya da linguine ya da...yeter ki taze olsun, yumurtalı olsun, henüz kurumamış olsun.Öyle açılıp yumuşacık haliyle pişirilmiş olsun. Yoksa siz hala denemediniz mi? Bu ilk olsun o zaman tarif benden yapması sizden.

Makarna Hamuru İçin Malzemeler
- 300 gr un ( tercihen makarna unu )
- 3 yumurta ( tercihen köy yumurtası )
- 1 yemek kaşığı zeytinyağı
-  gerekirse soğuk su 


Yapılışı

  1. Unu bir kaseye alın.Mümkünse makarna unu kullanın.Eğer bulamazsanız normal unla yapabilirsiniz.Ben her iki unla denedim ama makarna unuyla yaptığım çok daha güzel oldu.Çalışması da daha kolay oldu.
  2. Ortasını havuz gibi açtığınız unun içine yumurtaları kırın.Köy yumurtasını tercih etme sebebim hem daha lezzetli olması, hem de hamura daha koyu sarı bir renk vermesidir.
  3. 1 yemek kaşığı zeytinyağını ekleyin ve elinizle ya da mikserle yoğurmaya başlayın.Baktınız hamur toparlanmıyor 1 yemek kaşığı soğuk su ekleyip tekrar yoğurun.Bu hamur oldukça sert bir hamur oluyor ve kesinlikle ele yapışmıyor.Yumurtaların büyüklüğüne göre hiç su eklemeden de hamuru toparlayabilirsiniz.Sanırım hamurun dokusunu aşağıda fotoğraftan anlayabilirsiniz.
  4. Pürüzsüz bir hal alana kadar yoğurduğunuz hamuru streçleyip buzdolabına kaldırın ve 30 dk dinlenmeye bırakın.
  5. Buzdolabından çıkardığınız hamuru 4 parçaya ayırın.Parçalardan 1 tanesini alıp merdane yardımıyla makarna açma-kesme makinesinden geçecek kadar açın.Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz büyüklük yeterli olacaktır.Sakın benim makinem yok yapamam diye üzülmeyin.Çünkü aynı işlemleri elinizle de yapmanız mümkün.Merdaneyle hamuru biraz büyüttükten sonra oklavayla devam etmeniz gerekecektir.Hamur 1-2 mm kalınlığa ulaştığında kesmek için hazırdır.
  6. Hamuru makinenin açma yerinden geçirerek açın.Her seferinde 1 kademe incelterek açarsanız kolay olacaktır.
  7. Bu şekilde tüm hamur bezelerini açın.Açtığınız her hamuru hafifçe unlayarak üst üste koyun.Eğer elde kesecekseniz bu şekilde bir seferde  hepsini kesmiş olursunuz.
  8. Tüm hamurları açtıktan sonra dilediğiniz şekilde kesme işlemine geçebilirsiniz.Ben fettuccine şeklinde kesmek istedim.Bu benim en sevdiğim makarna şekli aslında:)
  9. Kestiğiniz makarnaları bir oklava üzerine alttaki fotoğrafta gördüğünüz gibi yerleştirin.Bunun için özel yapılmış makarna asma aparatları da mevcut.Ama makarnayı çok fazla yapmayacaksanız bence bir adet oklavada aynı işi görür.Tercih sizin.
  10. Tüm hamuru kesip oklavaya serdikten sonra tazecik, mis gibi yumurtalı makarnalarınız hazır efendim.
Evet makarnayı yaptığımıza göre pişirip, servis edebiliriz.Ben pesto sosu bu tarz makarnalara çok yakıştırıyorum.Baharı yaşadığımız şu güzel günlerde damağımızda da bahar tadını hissetmek için pesto sos tarifinide verelim :)

Pesto Sos İçin Malzemeler

- bir avuç dolmalık fıstık ( 30 gr )
- 1 diş sarımsak
- 3 avuç taze fesleğen ( yaprakları koparılmış )
- 40 gr parmesan peyniri ( rendelenmiş )
- 1/2 çay bardağı zeytinyağı
- deniz tuzu
- taze çekilmiş karabiber

Yapılışı
  1. Dolmalık fıstığı tavaya alın.Kısık ateşte 2 dk kadar kavurun.Renk değiştirmelerine izin vermeyin.
  2. Sarımsak ve fesleğen yapraklarını bir tutam tuz ile havanda dövün ya da robotta çekin.Ezilmiş olan karışımı bir kaseye alın.
  3. Dolmalık fıstığı da dövüp fesleğene ekleyin.
  4. Parmesan peyniri ve zeytinyağını yavaş yavaş ekleyerek akışkan bir sos elde edin.Son olarak tuz ve karabiberi ekleyip karıştırın.
Şimdi sıra sos ve makarnayı buluşturmaya geldiiii .Bunun için öncelikle makarnayı haşlamak gerekiyor.Büyükçe bir tencereye 4-5 lt kadar su koyup kaynamaya bırakın.1 yemek kaşı kadar tuz ekleyin.


Su kaynadığında makarnaları içine gönderin ve 8-10 dk kadar pişirin.Süre sonunda makarnayı süzün.Hiç su kalmasın diye uğraşmanıza gerek yok.Çünkü azıcık suyu kalırsa çok daha güzel oluyor.
Hazırlamış olduğunuz pesto sosu makarnayla buluşturun ve nazikçe karıştırın.


Dilerseniz servis sırasında biraz parmesan rendeleyebilirsiniz.Bu ölçülerle 4 porsiyon makarna çıkıyor.Ama biz her seferinde 2 kişi tamamını tüketiyoruz:) 

Hadiiiii siz hala oturuyor musunuz ? Kapın oklavayı , unu, yumurtayı açıverin şu makarnayı:) Bakmayın öyle uzun uzun anlattığıma çooook basit , çabucak yaparsınız.Sonrasında ise paylaşmak bile istemezsiniz ona göre.

Pesto sos tarifini daha öncede vermişim aslında:) işte unutkanlık .Bir de ona bakmak isterseniz tık tık

Mutlu hafta sonları:))) gezin, dolaşın, yemek yapın, baharın tadını çıkarın.Ama makarnayı yapmayı da ihmal etmeyin.
Yazar H.GÜLHAN ÖZ ÖZER
caferengigul.blogspot.com

24 Mart 2016 Perşembe

MUZLU PUDİNG ( MAGNOLİA PUDİNG )


" Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım" diye bir sözümüz vardı bizim.Oysa ne güzel bir dilek, ne güzel bir niyeti barındırıyor özünde.Öyle günler yaşıyoruz ki tatlı yesek burnumuzdan geliyor her aldığımız haber karşısında.Tatlı konuşacak da pek birşey kalmıyor yaşananlardan:( Koca bir öfke var içimde her geçen gün büyüyen, büyüyen, büyüyen...

Minicik çocuk bedenlere dokunan eller , bunu araştırmayı red eden vekil bozuntuları ve "bir kereden birşey olmaz" diyen Aile ve sosyal politikalar bakanı var bu ülkede.Dayanamıyorum artık tüm bu olup bitenlere , aklım almıyor. Hergün yeni öfkeler büyütüyorum içimde ...Bu zavallılarda vicdan, ahlak, insanlık, beyin yok .Kesinlikle beyin yok.Kafalarında mekanik birşey var ve komut veriyor onlara.Bunun başka türlü açıklaması olamaz.

İnanmak istiyorum Nazım Hikmet'e :

"İnanın:
            güzel günler göreceğiz çocuklar
            güneşli günler
                                  gö-re- ce-ğiz "
İnanmak ve haykırmak.


Biliyorum umudunu kaybedince biter insan ve biliyorum inanmak zorundayım güzel günlerin geleceğine .Dik durmak, örnek olmak , yaşamak zorundayım, yaşamak zorundayız.Fotoğrafta ki siklamen gibi dik durmalıyız; onlara inat.

Ne yesek yerine gelmiyecek ağzımızın tadı bu aralar.Biliyorum hep bir acılık, kekremsi bir his olacak damaklarınmızda her lokmaya baskın gelen.Ne zaman ki çocukların bedenlerine değen kirli eller meydanlarda sallandırılır o zaman ağzımızın tadı gelecek yerine ve işte o gün düğün bayram olacak annelere, babalara, çocuklara.Dilerim bu yazdığım son nefret dolu yazı olur ve dilerim "tatlı yiyelim, tatlı konuşalım" sözü yerini bulur her zaman.


Tatlımız 2014 'de tüm bloglarda yapılmış, anlatılmış, yazılmış olan manolya pudingin ta kendisi.Ben ilk defa yaptım.Ama o yıllarda sevgili arkadaşımın elinden yemişliğim ve tadının damağımda kalmışlığı var.O nasıl yapmıştı bilmiyorum ama çok güzeldi.Okuduğum birçok tariften sonra bu da benim cafe Rengigül 'ün ya da Gülhan'ın yorumu:)


Malzemeler
- 1 lt süt
- 1 su bardağı toz şeker
- 2 yumurtanın sarısı
- 1,5 yemek kaşığı nişasta
- 3 yemek kaşığı un
- 250 ml süt kreması
- 4 adet muz
- 1 küçük paket cici bebe bisküvisi ya da kedi dili bisküvisi
- 1 adet vanilya çubuğu


Yapılışı
  1. Sütü, yumurta sarılarını, şekeri, nişasta ve unu derin bir tencereye alıp topak kalmayana kadar çırpın.
  2. Vanilya çubuğunu sıyırıp sütün içine ekleyin.
  3. Tencereyi ocağa alıp orta ateşte karıştırarak pişirin.Kaynadıktan sonra 10 dk pişirip ocaktan alın.
  4. Puding ılıyınca kremayı ekleyip çırpın.
  5. Bisküvileri ufalayın.Fotoğrafta gördüğünüz gibi ne un haline gelmiş olsun, ne de iri iri parçalar halinde olsun.Orta karar iyidir.
  6. Muzları dilimleyin.
  7. Pudingi servis yapacağınız kapların en altına 1 tatlı kaşığı ufalanmış bisküvi koyun.Üstüne iki parmak kadar puding ekleyin ve dilimlenmiş muzlardan yerleştirip tekrar 2 parmak kalınlığında puding dökün.Kabınız dolana kadar ardalanmalı olarak bu işlemi yapın.
  8. Servis yapmadan önce pudingin en üstüne 1 tatlı kaşığı ufalanmış bisküvi ekleyin.Bu ölçüyle fotoğrafta gördüğünüz paşabahçenin "camda bi lokma" bardaklarından 8 adet muzlu puding (manolya puding) çıktı.
  9. Hazırladığınız tatlıları 1 gece buzdolabında beklettikten sonra servis yapın.Afiyet olsun.
Güzel haberlerle süslenecek bir hafta sonu olması dileğiyle.

NOT:Tarifin küçük bir videosu instagram adresimde yayında, ilginizi çekebilir. İnstagram adresim gülhan  @caferengigul :)  Blogda " hakkımda" bölümünün altındaki instagram logosunu tıklayarak da hesabıma ulaşabilirsiniz.
caferengigul.blogspot.com

17 Mart 2016 Perşembe

KİREMİTTE KÖFTE , KÖTÜ GÜNLER


Ne kadar da güzel birgündü aslında geçtiğimiz pazar günü.Erkenden kalmış güzel bir kahvaltı yapmıştık.Sonra hep beraber bahçeye çıktık.Bahar demek bahçe işleri demek çünkü.Fırının önündeki toprak alan temizlendi , defne ağacının yeri değiştirildi, pazardan aldığımız ve dağdan kazdığımız şebboylar , çiçekçiden aldığımız karanfillerin kesilen dalları, evde bekleyen çiçek soğanları toprakla buluştu.Burdan yazarken az iş gibi görünebilir ama saat 12 ' de çıktığımız bahçeye 19 da bu kadar yeter diyerek veda ettik.


Toprak bize büyük bir huzur veriyor, en çokda Şero'ya :) Toprağın kokusu, yumuşacık dokusu, taşlar...toprağın kucağına emanet ettiğimiz küçüçük bir tohumun yıl boyu bizi doyuracak kadar ürün vermesi, dalından koparıp öylece yıkamadan bir meyveyi yiyebilmek beni çok mutlu ediyor.Bunlar çok ama çok basit şeyler hepimizin yapabileceği.Sanırım bu basit şeyler kentleşme ile kocaman bir lüks haline geliyor :(


Bahçe işleri yorucu işler.O gün bizde çok yorulduk ve çok acıktık.Eşim fırını yakmıştı , ekşi mayalı ekmekleri pişirecektik.Ama açlık bize önce yemek yaptırdı.Daha önceden hazırlayıp dondurucuya attığım köfteler çıkarıldı.Sevgili kuzenlerimizin hediyesi mikropdalgada çözdürüldü ki bu benim sevgili mikropdalga ile ilk çalışmam oldu.Kabul ediyorum böyle ani gelişen durumlar için büyük kolaylık kendileriyle çalışmak.Toprak tepsinin tabanı 2 adet yarım ay doğranmış soğanla kaplandı.2 adet patates soyulup kabaca doğaranarak tepside yerlerini aldı.Sonra köfteler , biberler ve yazdan doğranıp dondurucuya atılmış domatesler sırasıyla yerlerini aldılar toprak tepsinin içinde.Tuz, karabiber, tatlı ve acı kırmızı biberide ekleyip son noktayı sızma zeytinyağıyla koyduk.


Sonrası: sür fırına, kapat kapağı.Ekmeklerden birini de gönderdik fırınımıza ve beklemeye başladık bahçe işlerine devam ederek.


Hiç saate bakmak gelmemiş aklıma şu kadar sürede pişti desem yalan olur.Ama fırından öyle bir koku yükseldi ki...İşte o zaman anladık kiremitte köftemiz tamamdır.Ekmek belki bir 10 dk daha kaldı ve mutlu son.


Nasıl? Harika görünüyorlar değil mi? Ah birde kokusunu alabilseniz.Tadına gelince...işte olay orda bitiyor , yok böyle bir lezzet.Aynı köfte, aynı aşamalar ama kesinlikle bambaşka bir lezzet katıyor odun fırını.Bu köfteyse öncekiler neydi acaba demeden geçemiyor insan.



Bir tabak mutluluk, bir parça yaşam.İnsan bir yemekle , böyle geçen birgünle bu kadar mutlu olur mu? Sizi bilmem ama ben o gün her bir lokmamda mutluluktan uçuyor ve şükrediyordum yaşamım için, hayat arkadaşım için, ailem için, cennetim için, Şerom için, sahip olduğum tüm güzellikler ve güzel insanlar için.

Ama işte işler bitip, eve girince ve o haberi alınca...Herşey dondu o anda, binlerce cam kırığı gelip saplandı kalbimin orta yerine.Ertesi gün, daha ertesi gün, daha da ertesi gün acı büyüdü, büyüdü, büyüdü...En çok da öfkem büyüdü.Nasıl oluyorda bu kadar elim olaylar yaşanırken devletin başındakiler yerlerinde duruyorlar.Ankara'nın göbeğinden bahsediyoruz, ülkemin başkentinden , ülkemin kalbinden...bu nasıl bir güvenlik açığı ki elini kolunu sallaya sallaya bombayı patlatıveriyorlar kentin ortasında.İnsanlar, evlerine giden suçsuz insanlar, günlük rutinini yaşayan insanlar, sınavdan çıkmış gençler, dedeler, babalar, anneler...ve daha niceleri. Gün geçmiyor ki kötü bir haber almayalım.

Neresinden tutsam elimde kalıyor geleceğimiz.Din öğretmek adına kurulan vakıflar, evler...sanıyor musunuz ki hepsi gerçekten masum.İşte biri haber oldu 45 çocuğa tecavüz...Bu nedir, söz yetmiyor bunu anlatmaya.Bunu yapan, yapanlar, göz yumanlar, örtbas edenler insan olamaz.Korkunç, herşey korkunç.Yıllar önce ilkokuldayken bir sınıf arkadaşımız vardı ismi Yahya.İlkokul arkadaşlarımın çoğunu unuttum ama Yahya hiç aklımdan çıkmıyor.Çünkü Yahya "din adına yapılan yanlışlar" demek benim için.Ufacık bir çocuktu Yahya, bir yurtta kalıyordu.Daha ilkokul 2-3. sınıfta babası onu bu din yurtlarından birine vermişti.Korkardı Yahya , ürkerdi öğretmen yanından geçerken ya da birinin ani hareketinden ama en çokta din öğretmeninden korkardı Yahya.Pek kimseyle konuşmazdı, yüzü hep kırmızıyla mor arası bir renkte olurdu.Neden öyleydi rengi hep merak eder ama sormaya cesaret edemezdim.Birgün din kültürü öğretmeni namaz kılmayı göstermesi için onu kaldırdı.Yahya donakaldı, öğretmen sinirden çılgına döndü.Yahya'yı öğretmen masasının üzerine çıkardı "biliyorsun göster" diye haykırdı.Yahya titremeye ve ağlamaya başladı.Ama hiç sesi çıkmadan.Öğretmen olacak o rezil adam vurdu Yahya'ya.Yahya minicik bir çocuk , çok kırımızı-mor yanakları , mor kulakları, sessiz hıçkırıkları olan minicik bir çocuk.Ders bitti herkes dışarı çıktı Yahya sırasında oturdu kaldı.Korka korka gittim yanına, ne dedim , söze kim başladı bilmiyorum, hatırlayamıyorum.Yurtta çok dövmüşler onu, ondan kırmızı-mormuş yanakları, ondan mormuş kulakları, ondan korkuyormuş ani hareketlerden, birinin elini kolunu kaldırmasından.Babasına söylemiş anlatamamış...Yahya küçük küçücük bir çocuktu , dinden nefret ediyordu ve büyüklerden.Ertesi günü okula gelmedi Yahya, daha sonraki günde gelmedi, daha sonraki günde.Ölmüş dedi öğretmeler, ölmüş.Yahya küçücük bir çocuktu, ürkek ve dinden nefret eden bir küçük çocuk.O gün bugündür Yahya aklımın bir köşesinden o bana bakar durur.Onun gözleri değince yüreğime kocaman bir öfke kaplar beni; tüm din simsarlarını alıp yakasım gelir diri diri, kentlerin meydanlarında. Şimdi o "bildiğimiz" 45 çocuk sizinde yüreğinizi yakmıyor mu? Çocuk gözleriyle, çocuk kalpleriyle sizin de içinize batmıyor mu?Ben çok kötüyüm bu aralar, çok üzgün ve çok öfkeli.Ülkem, yaşadığım topraklar, bu toprakları birlikte paylaştığım insanlar ve bu iğrenç mahluklar. Biz ne zaman kaybettik güzellikleri, umudu, çocuk kalbinin dokunulmazlıklarını...Biz ne zamandan beridir sessiz kaldık, neden sustuk. Nasıl bu hale geldi bu ülke, nefret ediyorum sizlerden dini ve siyaseti kirli emellerine alet edenlerden, kendi hırsında bir ülkeyi boğanlardan, nefret ediyorum.
caferengigul.blogspot.com