18 Şubat 2017 Cumartesi

BEZE - MERENG


"küsecek kadar sevmeli insan birini
 o gelince küsmeli: neredeydin bunca zaman
 niye sevmedin beni, küsecek kimsem yoktu
 demeli, o varken de kimseye küsmemeli"
                                                    Haydar Ergülen

Şiir ne güzel bir yazı türü; koca dünyayı sığdırıyor bir satırlık cümlelere, sonra gelip yüreğine dokunuveriyor insanın tüm inceliğiyle.Tıpkı bu mini mini, ipeksi merengler gibi. Peggy Porschen Butik pastacılık kitabında "mereng öpücükleri" olarak isimlendirmiş onları.


Az malzemeyle harikalar yaratılabileceğinin kanıtı merengler. Tüy hafifliğindeki bu tatlı şeyleri
ağzınıza attığınızda keyfiniz yerine gelecek.Sakın ola ki mutluluktan anlık mereng müzikalini duymayı ihmal etmeyin.


Malzemeler
- 200 gr yumurta akı
- 200 gr pudra şekeri
- 200 gr toz şeker
- bir tutam tuz
- renkli sıvı gıda boyası
- 2 çay kaşığı vanilya özü

Not: tarifi uygularken kullanacağınız yumurta akının 2 katı şeker olacak şekilde oranlama yapabilirsiniz. Benim 1 gün önceden yaptığım tariften artan yumurta akları 200 gr geldiği için ölçüler bu şekildedir.


Yapılışı

1. Oda sıcaklığında olan yumurta aklarını mikserin kabına koyun.Bu aşamada yumurta aklarına kesinlikle yumurta sarısı karışmış olmamalı ve kasede ya da çırpıcı uçta nem olmamalıdır.
2. Bir tutam tuzu ekleyip yumurta akları koyulaşana kadar yüksek hızda çırpın.


3. Yumurta akları koyulaşmaya başladığında yavaş yavaş toz şekeri ekleyin. Mereng hamuru koyu ve parlak kıvam alana kadar çırpmaya devam edin.Altta görmüş olduğunuz fotoğraftaki kıvama geldiğinde çırpma işlemini bırakmalısınız.


4. Vanilya özünü ve pudra şekerini ekleyip plastik bir spatula yardımıyla yavaş yavaş karıştırın.
5. Beyaz merengler yapacaksanız hamurunuz sıkma işlemi için hazır.Ama renklendirmek istiyorsanız hamuru eşit parçalara ayırarak dileğiniz şekilde renklendirebilirsiniz.




6. Sıkma torbalarına dilediğiniz ucu takabilirsiniz, ben yıldız uç kullandım.( sıkma torbası olarak buzdolabı poşeti kullanabilirsiniz)


7. Yağlı kağıt sermiş olduğunuz tepsilere mereng hamurunu fazla aralıklı olmayacak şekilde sıkın.Bu arada fırını 80 dereceye ısıtın.


8. Hazırlamış olduğunuz merengleri fırına verin.Yaklaşık 2-3 saat pişecekler.2 saatin sonunda bir tanesini fırından çıkarıp parçalayarak içine bakıp süre kontrolü yapabilirsiniz.Tamamen kuruduklarında  fırından çıkarın. Ben iki buçuk saat pişirdim.


9. Bu şirin merengleri iyice soğuduktan sonra hava almayan bir kapta uzun süre muhafaza edebilirsiniz.Kitapta 3 ay boyunca tazeliklerini koruyacağı yazıyor.Hiç deneme şansım olmadı.Çünkü 2. haftaya gelmeden bittiler:))


Çok güzel görünmüyorlar mııııııı?


Benim kullandığım ölçülerle 4 tepsi mereng oldu. 2+2 tepsi şekilde fırınladım.


Çok fotojenikler, poz vermelere doyamadılar:))


Bunlardan güzel hediye olur bilginize.


Lale mevsimiiiii


"e hadi ama Gülhan birazda bizi çek, biliyorsun bizim için ne kavgalar yapılmış" diyerek zorla kendilerini çektirdi bu laleler. Sevgili eşim bilir çiçekleri çokkkk sevdiğimi.


Sakin, huzurlu ve bu merengler kadar tatlı geçsin hafta sonunuz.
Yazar H.GÜLHAN ÖZ ÖZER
 caferengigul.blogspot.com

15 Şubat 2017 Çarşamba

SEVGİLİLER GÜNÜ - SEVGİ GÜNÜ


"Sevginin günü mü olurmuş canım" diyenler çok biliyorum.Ama özel günlere , hele de kalplerimizi ısıtacak özel günlere hepimizin ihtiyacı var.
Bırakalım buz kristalleri sadece doğayı süslesin, kalbimizde yeri olmasın.Sevmek için, hatırlamak için, hatırlatmak için böyle günlere ihtiyacımız olmasın elbette ama günlük koşuşturmacalar içinde bir fırsattır adı konulmuş günler.

Sevmek ayakta tutar bizi.Yeni güne uyanmak için bir sebeptir, umut etmektir, özlemektir, paylaşmaktır en çok.İnsan sevdiğiyle paylaşır derdini , sevincini.


Öyle sandığınız kadar uzun değil insan ömrü, anlık.Bu kısacık anda dokunabiliyorsak birilerinin yüreğine ne mutlu bize.

Zülfi Livaneli'nin o güzel şarkısında söylediği gibi
"dünyayı güzellik kurtaracak,
bir insanı sevmekle başlayacak her şey"



Bu güzel çiçek hala takipte olanlar, bi bakıp çıkanlar, acaba yazmaya başladı mı diye soranlar, sizler ve tüm sevdiklerim için sevgililer gününüz kutlu olsun.
Yazar H.GÜLHAN ÖZ ÖZER
caferengigul.blogspot.com

8 Şubat 2017 Çarşamba

HAYAT...

Hayat...
Herşey bir üst satırda yazdığım  5 harfli kelimede gizli.Tüm olanlar, olmayı bekleyenler ve asla olmayacak olanlar bu kadar küçük bir kelimenin içindeler.
2016 benim için çok kötü bir seneydi.
Bitti mi?
Herşeyi geride bırakmak istedim 2016 zamanı 2017 ye devrederken.Yeni bir sene , defter sayfalarının üstüne yazılacak yeni bir tarih, yeni umutlar, yeniden gülümseee...
Yapabildim mi?
Daha ilk günden haberler kararttı içimi.Yani genelde ve özelde kötü giden bir olaylar döngüsü.
Oysa...
Bir çokları gibi "hayat işte" diyebilseydim benim için her şey eeeen başından daha kolay olacaktı.
Ağrılar, sızılar, düşünceler, hedefler, iğneler, ilaçlar, ben ne yapıyorumlar ve narkoz.Sanırım tüm bu süreçte en güzeli "kolunda hafif bir uyuşma hissettiğinde uyumuş olacaksın" cümlesini duymadan önce ağzımda beliren o tat ve pufff.
"Hayatla hesap olmaz"mış.Keşke her şey matematik ve mühendislik kadar kesin olsa.
2+2=4 bakın ne kadar güzel, kesin ve net.
Ama tıp öyle mi...Ne yaparsan yap hep bi ihtimal, hep bi belirsizlik, hep bi "biz elimizden geleni yaptık ,gerisini bekleyip göreceğiz" hali.
yani kısaca "hayat" işte.
Gülhan'ın hayatla imtihanı!
Ve hayatımın en acı haberini aldığım gün.
Bodrum'dan Nazilli'ye telefonu kapatıp gidişim.
Babam, canım.
Neymiş; en zoru yaptığın hesapların tutmaması değil "çaresizlik"miş. En değerlinin bir hastane odasında tüm acısına rağmen seni gördüğünde aydınlan gözleri ve gülümsemesiymiş.
Beklemek zormuş, bir doktorun ameliyatı yapmayı kabul etmesini beklemek, hastanede yatak boşalmasını beklemek, ameliyat gününü beklemek, koridorlarda profesörü beklemek...
Günler süren belirsizlik ve çaresizlik duygusu...İnanın bana bunu anlatacak kelime yok.
Babam 
bir kere "ah" demedi
bir kere "canım yanıyor" demedi
yüzündeki o gülümsemesi hiç kaybolmadı
hep "şükür" dedi
ama bir kere , bir an 
bana ölüm gibi gelen bir an
" 3 gün yatak 4.gün toprak" dedi eski insanların bilgeliği ile.
canımı aldı.
Babam
kuvvetliydi
şanslıydı
inatçıydı.
6 aydan önce ayağa kalkamaz diyenlere cevabı 1 ayın sonunda koltuk değnekleriyle ayağa kalkmak oldu.
Onun ilk adımı atarken gözlerinde gördüklerimi, heyecanını asla unutmayacağım.
Sonrası zaten sırayla tek değneğe geçiş, evden çıkış, markete gidiş ...ve evine (Nazilli'ye) dönüş.
Babamın en büyük şansı Prof.Dr. Şevki Öner Şavk'ın (her ne kadar benden ve sorularımdan bıkmış olsa da ) ameliyatını yapmış olmasıydı.Kendisine müteşekkiriz.
Babamı bu kadar kısa sürede ayağa kaldıran sevgili Fizyoterapistimiz Ergun Kanat ; ne diyebilirim ki hakkınız büyük.Aydın 'dan Bodrum'a üşenmeden geldi babam için.Babamın Ergun Beyin geleceği günlerde ki mutluluğu anlatılır gibi değildi.Sonsuz teşekkürler sevgili Ergun Bey.
Ve bugün babam ameliyat olalı tam 6 ay oldu.Annem hep sağlam durdu, dimdik ve sakin.
Hiç geçmeyecek sandığım günler geride kaldı.Ben çok değiştim.Büyük acılar , büyük korkular geride kaldı babamın her adımında.Kendime bir söz verdim : "hayat çok anlık be Gülhan, anı ıskalama ve sadece mutlu ol.Sevdiklerin yanında ve sağlıklıysa boşver her şeyi gül gülebildiğin kadar.Hayat bu kadar işte."
Tüm bunlar geride kalmış ve hayat olağan akışına dönmüşken bir gece acilde açtık gözümüzü.Doktorlar eşime gerekli ilk müdahaleyi yapıp tansiyonu düşürdüler ve bir süre sonra eve gönderdiler.Sabahında tekrarlayan burun kanamasıyla tekrar acil ve hastaneye yatış.Bunlarda geride kaldı.
Sonra ne mi oldu bende bitmeyen bir yorgunluk hissi, uyuyamama ve uyanamama durumları...Hiçbir şeyin yolunda gitmediği ve gitmeyeceği hissi, kullandığım ilaçlara bağlı gelişen ağrılar, ağrılar ...Kendime verdiğim sözü hatırlatmama rağmen bir türlü toparlanamama hali.Bitmek tükenmek bilmeyen bir yorgunluk.Akşam yastığa başımı koyduğumda aklıma gelen hastane günleri ...
O kadar kısa ki hayat ne hırsa kapılmaya gerek var, ne de kalp kırmaya vakit.En mühimi de gereksiz ne varsa sepetimizde atmak gerek.Hayatımızda işgalci durumunda ne varsa çıkarıp atmak gerek.Onları atarken daha sıkı sarılmalı zor zamanlarda elimizi bırakmayanlara.
Hayat işte...
Hepi topu 5 harften oluşan bir kelimeden ibaret tüm yaşadıklarımız.
Acılar, sevinçler, kırgınlıklar, mutluluklar, üzüntüler...
Hesap edemiyoruz başımıza gelecekleri, ön gösterimi yok ki önlem alalım.Oluyor işte sadece "an"da oluyor.Bazıları hayat işte deyip kabulleniyor.Bazıları da benim gibi düşünüyor, hesaplar yapıyor, önlemler almaya çalışıyor aklınca.
Ama işte yine olacağına varıyor her şey.
Oysa ben küçük , küçücük şeylerden büyük mutluluklar yaratan biriydim. Blogu takip edenler bilir.Ama doğruyu söylemek gerekirse hep planlı, programlıydım ve hiç aksaklık yaşamamıştım.Ne diyelim hayatımla ilgili en büyük planımda tüm hesaplarımı bertaraf etti evren, tanrı ya da her ne ise.
Bazı konular hesap kaldırmıyormuş maalesef.
Şimdi kabullenmem gerek hayatı olduğu gibi.
Hayat işte deyip geçmem.
Akışına bırakmam.
Evet yine hesaplar yapmalıyım,
planlar yapmalıyım,
hedefler koymalıyım.
Ama "hayat" faktörünü de unutmamalıyım.
Çünkü hayat ne matematik
ne de bir mühendislik disiplini.
Çünkü hayat disiplinler arası bir yaklaşımın bile üstünde.
Çünkü "hayat" işte.

Yazar H.Gülhan Öz Özer 
caferengigul.blogspot.com

30 Haziran 2016 Perşembe

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ


Nasıl bir kaos, nasıl bir vahşet bu yaşadıklarımız anlamak ve anlatabilmek imkansız.Yaşanan acı öyle büyük , öyle büyük ki kelimeler ufalıp yok oluyor.Acı unutulmuyor, korku büyütülüyor ve umut hep var.Tam ayağa kalkıyoruz yeni bir bomba, yeni bir saldırı, ölen masum insanlar, arkada kalan feryat figan aileler ve hala yerinde oturabilen siyasiler.Üç beş saçma sapan lakırdı, bomboş bakışlar ve ayrılamadıkları koltukları.Bu ülke insanını koruyamıyor, bu topraklar kana bulanıyor üç beş şerefsizin cebi dolsun, egosu tatmin olsun diye.Lanet olsun bu işe sebep olanlara ve çözüm üretemeyen yetkililere,tüm bu başarısızlığa rağmen makamını terk etmeyenlere.


Ben yine de inanmak istiyorum Nazım Hikmet'in dizelerine; yoksa nefes alamam."güzel günler göreceğiz ,güneşli günler...inanın."

20 Haziran 2016 Pazartesi

ÇİLEKLİ KEK


Son yazımı 4 Mayıs tarihinde paylaşmışım.Yani hayatımı altüst eden gün.Muhtemelen herşey o keyifli yazıyı paylaştıktan sonra olmuştur.Oysa ben ne kadar da mutluydum.Elbette hayatımda olumsuzluklar, terslikler oluyordu ama kendimi bu tersliklere kaptırmamayı ve hayatın tadını çıkarmayı başarıyordum.Kızdığım, alındığım anlarda oluyordu ama mazur görmeyi ya da belkide farkında olmadan yapmışlardır demeyi başarıyordum.Hoş bu bir başarı mı yoksa taviz vermek mi tartışılır.Ama ben yoluma devam ediyordum.

Herşey 5 Mayıs günü küçük bir operasyon geçirmemle başladı.Çünkü süprizdi, beklenmeyendi ve 2 yıldır düzenli gittiğim doktorumun görmediğiydi. 4 Mayıs günü gittiğim farklı bir doktor hemen yarın ameliyat dedi ve karar verildi.Önce  anlık bir tereddüt yaşadım ama olmalıydı , beklemek sadece süreci uzatmaktı. Herşey yolunda gitti ve sonuçlarda temiz çıktı şükürler olsun.Ama kırgınlığım tam da bu noktada başladı.Yıllarca yanlarında olduğum insanlar, dertlerini kendi derdim bilip çözümlemelerine yardımcı olduğum eş-dost-akrabalar, her türlü imkanımı uğruna harcadıklarım, değer verdiklerim, ailem bildiklerim, canım dediklerim ....bir geçmiş olsunu çok gördüler.Değil 5 dk uğramak; arayıp kendilerinin ihtiyaçlarını gidermemi istediler...Çok üzüldüm, çok ama çok kırıldım.Kendime ne çok kızdım.Kabullenemedim ve bir türlü hazmedemedim. Herşey koca bir yalanmış ne acı.İnsanlar bencilleşmiş, duyarsızlaşmış ne fena."Vefa" ölmüş , yası bile tutulmadan.Toplumsal çürüme dedikleri tam da bu olsa gerek. Blogda yazdım mı hatırlamıyorum ama ben 2010 - 2012 yılları arasında kıyametin koptuğuna inanıyorum.Yoksa bugün dünya olarak, ülke olarak , mahalle ya da aile ,birey olarak bunları, yani yaşıyor olduğumuz bu kaosu aşmış olurduk.Eskiden herşey çok farklıydı.İnsanlar ve toplumlar yaşanan olaylara karşı duyarlıydı oysa şimdi öylemi...

Kafamın içinde dönüp durdu günlerce olup bitenler ve benim düze çıkmam zor oldu bu sefer.Hayata , insanlara bakış açım değişti. 11 Haziran doğum günümdü ve ben artık bir karar vermeliydim.Hayatıma gereksiz yere girmiş tüm canlıları, bana sadece yük olanları, hep kendini anlatanları, kendini birşey sananları, kara cahil olduğu halde ben bilirimcileri, durmadan bize ait birşeyleri isteyenleri ve bunu kendilerinde hak görenleri hayatımdan çıkarmalıydım.Hayır tüm bu davranışların altında benim birşey anlamadığımı düşünüyor olmaları ve hala ve hala ve hala istemeye fütursuzca devam edebiliyor olmaları sizce de fazlasıyla ironik değil mi?

"Hayat öğretir" demişti yıllar önce sevdiğim bir büyüğüm.Evet hayat öğretiyor insana, artık durması gerektiğini ve sepetinde taşığı (gönüllü taşıdığı) fazlalıkları atması gerektiğini.İnsanlara yardım etmenin çok güzel olduğunu ama bir süre sonra insanların bunu kötüye kullandığını ve artık buna dur demeniz gerektiğini.Oysa bana doğduğum andan beri öğretilen paylaşmanın, alçakgönüllülüğün, yardımseverliğin birer erdem olduğuydu.Evet hala öyle düşünüyorum.Çünkü beni ben yapanlar bunlar.Ama işte incecik bir ayrım var ki onu anlamam için bunları yaşamam gerekiyormuş.

Şimdi günler sonra buradan, tam da bu noktadan baktığımda sadece teşekkür ediyorum onlara; bana nefes almam ve gereksiz yüklerimden kurtulmam için fırsat yarattıkları için.En çok da " öğrettikleri "
için.Tüm bu sürede bana en büyük , en büyük , en büyük desteği veren canım eşim Adem' e teşekkür ediyorum.Asla karşımda olduğunu hissetmedim, hep yanımdaydı hatta zaman zaman arkamdan ittiren de oydu karar verebilmem için ve tabiki Özdemir Bey.Arada tatsız şeyler yaşasam da biliyorum çok şanslıyım.Çünkü hayatıma dokunabilen güzel insanlar var ve ben artık sadece hakedenin hayatına dokunup, yükünü hafifletmeliyim biliyorum.Ve Cemal Süreya' nın dediği gibi

"Hayat kısa
                 kuşlar uçuyor."

Ne çok konuştum değil mi?Artık ağzımızı tatlandırma zamanı geldi de geçiyor bile:)


Malzemeler
- 3 yumurta 
- 1 su bardağı toz şeker
- 3 yemek kaşığı sıcak su
- 1 yemek kaşığı vanilya ekstratı
- 2 yemek kaşığı labne
- 1/2 su bardağı sıvı yağ
- 1 kase doğranmış çilek
- 1+ 1/2 yemek kaşığı buğday nişastası
- un
- kabartma tozu


Yapılışı
  1. Yumurta ve şekeri mikserin yüksek hızında 5 dk kadar çırpın.
  2. Sıcak suyu ekleyip düşük devirde çırpmaya devam edin.
  3. Sıvı  yağı, vanilyayı ve labne peynirini ekleyin.
  4. Un, kabartma tozu ve nişastayı ekleyin.Unu yavaş yavaş ekleyin.Kek hamurunu ne kadar akışkan tutarsanız o kadar yumuşak kekeler elde edersiniz.
  5. Mikseri durdurup doğramış olduğunuz çilekleri kek hamuruna ekleyin ve spatula yardımıyla karıştırın.Kek hamurunu yağlanmış kek kalıbına aktarın.
  6. Önceden 180 dereye ısıtılmış fırında 30 dk pişirin.
  7. Süre sonunda 5 dk tezgahın üstünde beklettiğiniz keki kalıptan çıkarın ve soğuyunca servis yapın.İsterseniz üstüne pudra şekeri serperek veya krema sürerek servis yapabilirsiniz.Afiyet olsun.



Evde olanlarla doğaçlama yapılmış , pandispanya kıvamında nefis çilek kokulu bir kek oldu.Çilekler tükenmeden denemelisiniz.Ağız tadınızın yerinde olacağı bir hafta dileğiyle.
 caferengigul.blogspot.com

4 Mayıs 2016 Çarşamba

BAZEN... KURU FASULYE , ZEYTİNYAĞLI TAZE BAKLA


Bazen lafa nereden başlayacağını bilemiyor insan.Kafamın içinde evirip çeviriyorum yazacaklarımı sonra, tam oldu derken girişi beğenmiyorum ve yeniden başlıyorum düşünmeye. Herşey birbirine giriyor.Bu aralar bende durumlar karışık ve ciddi derecede dikkat dağınıklığı problemim var.O çok sevdiğim kitapları bile okuyamıyorum, film izleyemiyorum, hani bir çok kadının sevdiği alışveriş varya; mağazaya girmem ve çıkmam maksimum 10 dk ile sınırlı kalıyor.Çok çabuk sıkılıyorum.Kafamın içinde bitmek bilmeyen düşünceler...Keşke hayatta matematik ve fizik kadar kesin olsaydı.Biliyorum onlarda tam kesin değil ama hayat kadar da muğlak değil.


Sanırım bu aralar beni en rahatlatan durum yukarıdaki fotoğrafın alttaki fotoğrafa dönüştüğünü gördüğüm anlar.


Nasılda ısıtıyor insanın içini.Çıt çıt çıt, çıtır çatır çat çaaattt diye yanarken kendine has bir melodi oluşuyor yeter ki duymayı bilmeli insan.Aslında hayat da fısıldıyor bize ama; biz bu kadar gürültünün içinde onu duyamıyoruz.Bazen de duymak istemiyoruz.Çünkü böylesi daha kolay geliyor.


Ateş yanmaya devam ederken  fırın ısına dursun , düşünceler  karışsın varsın. Azıcık bahçeyi gezmekle hallolacaksa tüm belirsizlikler hadi ne duruyoruz:) 


Bahçenin son baklalarıydı bunlar; toplandığı gibi pişirildiler.Tarif için bir tık tık yeterli:) Bu arada baklanın çoğu çiğ olarak tüketildi belirtmeden geçmeyeyim.Yoksa siz hala denemediniz mi?Şöyle anlatayım; dalından kopardığınız baklanın içini açıp çerez yer gibi tanelerini yiyorsunuz.Oh oh oh yok böyle bir lezzet benden söylemesi.Henüz daha bulunuyorken bir deneyin.


"Karadutum , çatal karam, çingenem
 Nar tanem, nur tanem , bir tanem" ( Bedri Rahmi Eyüboğlu )

Bakması ayrı güzel, yemesi ayrı.Ama bence en güzeli koparırken elimde, sunarken tabakta ve yerken dilimde oluşturduğu renklerin oyunu.


Çağlalar artık badem olma yolunda.Bence tam şu sıralar yemeli onları süt badem, buzda badem niyetine, çağladan geçmiş bademe varamamış halinde .


Bahçenin bir köşesinde kendiliğinden çıkmış yabani bir bitki, nasıl da alımlı, kendinden emin ve alçak gönüllü.


Sabırsızlıkla ilk hasadını beklediğimiz minik bahçemiz.Şu an fotoğrafta gördüğünüzden birazcık daha büyükler.


Bahçede olmak, toprağa dokunmak herkese iyi geliyor aslında.En çok bana ve Şero'ya :)


Fırın önü güzelleri ya da süslü nar ağacım.Elimin değdiği belli olmalı ki "burası Gülhan'ın " diyebilmeli görenler:))


Fırına girmeyi bekleyen ekşi mayalı ekmekciklerim.Tam unlu, çavdar unlu, beyaz unlu ve arpa unlular.Ama tüm unlar yerel tohum, organik tarım ve taş değirmen unu özelliğine sahipler.Katkısız, doğal, uzun mayalanma ile hazırlanmış nefis ekmeklerim. Onlarla uğraşırken neler neler geçiyor akıl odalarımdan; iyi, kötü, güzel, düşler, hayaller, gerçekler, öfkeler, kırgınlıklar, sevinçler...ama en çok da umutlar. Ekmeklerim; benim çocuklarım, kıymetlilerim. Kokusuna, tadına doyamadıklarım...Bi kabarmalarıyla mutlu olduğum ve az kabarmalarıyla oturup ağladığım:) emeklerim.


Fırın yakıldıysa o günün yemekleri fırında pişmeli mutlaka ya da fırın yakılacak diye yemekler hazırlanmalı:)


Ateşte pişmiş, hafif is kokulu ispir fasulyesi .


Biz yemelere doyamadık, yok böyle bir lezzet .Tarif isterseniz eğer tıklayın çekinmeyin.Yalnız üstteki fotoğrafta görmüş olduğunuz fasulyeyi sade hazırladım.Yani sucuk, et veya pastırma yok.Sadece ispir fasulyesinin ateşle birlikteliğinin tadına ulaşmaktı amacım:)


Ve güneş battı , ekmekler pişti.Fırından alınmadan az önce semoş çayı ile objektiflere poz verdiler.Böylece bir günü daha bitirmiş olduk.Tüm kafa karışıklıklarım, düşüncelerim, dikkat dağınıklığım ve ben.Durup dinlemek vakti ; hayatı , doğayı ve kalbimi.Elbet bu karışıklık bitecek, elbet yeniden durulacak düşünceler...Siz inandınız mı buna? Şimdiden söyleyeyim ben inanmadım.Çünkü ben demek hep düşünmek demek aslında.Ama dikkat dağınıklığı hiç benlik bir durum değil.

Fırının başında bahçede geçen bir gün sadece huzur demek, şükür demek, dinginlik demek.Hadi sizde durun.Kısa bir mola verin; önce doğaya, sonra içinize dönün.Bakalım neler bulacaksınız.
Yazar H.GÜLHAN ÖZ ÖZER
 caferengigul.blogspot.com

27 Nisan 2016 Çarşamba

GİRİTLİ KURABİYESİ ( TRİVİRYA )


Köklerimin bir ucu Girit'e uzanıyor.Rahmetli babaannemin memleketi.Kimler kaldı, kimler gitti ve hala orada ailemden birileri var mı bilmesem de içimde bir özlem var hiç görmediğim Girit'e dair. Babaannem ... ne çok özlüyorum seni ve nasıl pişmanım bildiğin herşeyi öğrenemediğim için. Babaannem mavi boncuk gözlü, kınalı ve iki örük saçlı dev gibi bir kadındı.Bir adımıyla yerin sallandığını hatırlıyorum , bir de o mis gibi kına kokusunu.Biz daha Konya'dan yola çıkmadan "oğlum, gelinim, torunlarım geliyor" diye hislerine güvenerek hazırlıklara başlamasına hiç akıl erdiremezdim o zamanlar.Habersiz giderdik.Çünkü telefon kullanımı bu kadar yaygın değildi o yıllarda.Biz Konya'dan Bozdoğan'a varmadan o katmerini, otlu gözlemelerini, oğlak kavurmasını çoktan hazır etmiş olurdu.Biz eve vardığımızda tahta çardakta ipek iğne oyalarını yaparken bulurduk onu, kocaman hazır bir sofrayla.Ondan öğreneceğim ne çok şey varmış şimdi şimdi daha iyi anlıyorum ve anladıkça kocaman bir taş gelip oturuyor yüreğimin orta yerine.


Çoook eski zamanlardan beri yapılan bir tarif Giritli kurabiyesi yani Trivirya. Babaannemin yaptığını hatırlamıyorum ama bahsettiği aklımın bir köşesinde saklı durur.Bu tarifin olmazsa olması zeytinyağı ve ev yapımı yoğurt.Orjinal tadına ulaşmak istiyorsanız bu iki noktayı es geçmeyeceksiniz.Tabii bir de o yıllarda bu yemeklerin odun fırınlarında yapıldığını belirtmek gerek.Ben yıllardır elektrikli fırında yaparım.İlk defa odun fırınında pişirdim ve fark inanılır gibi değil.

Tarife geçelim mi artık:)

Malzemeler
- 1 kase zeytinyağı
- 1,5 kase toz şeker
- 1 kase ev yoğurdu
- 2 tatlı kaşığı tarçın
- 1 tatlı kaşığı karbonat ( sakın kabartma tozu kullanmayın )
- 1 kase kuru üzüm
- un 
- susam


Yapılışı
  1. Zeytinyağı, yoğurt ve şekeri karıştırın.İyice özleşince yavaş yavaş un ekleyerek yoğurun.
  2. Yumuşak ama ele yapışmayan bir kıvamı olmalı hamurun.Tarçın ve karbonatı az unla karıştırıp hamura ekleyin ve yoğurun.
  3. Son olarak üzümleri ekleyip hamuru yoğurarak eşit olarak karışmasını sağlayın.
  4. Hamurdan yumruk büyüklüğünde parçalar koparıp uzatın ve susam içinde yuvarlayarak ay çöreği ya da halka şeklini vererek tepsiye yerleştirin.
  5. Önceden 180 dereceye ısıtılmış fırında 40 dk pişirin.
Vee mis kokulu , is kokulu , tarçın kokulu, aile kokulu, geçmiş kokulu, babaannem kokulu kurabiyelerim hazır.


Fırın yandı kurabiyeler piştiyse fırından alınan köz semoşa (semaver ) alınıp bi çay demlenir artık.Hava bu aralar serinlemiş olsada fırının sıcaklığı bahçe keyfini uzatmaya yardımcı olur.


Fırında ekşi mayalı ekmek yapımına son hız devam edilir:)


Hava kararmış , soğuk ve fırının başında çalışmak yorucu olsa da bu mükemmel ekşi mayalı, organik unlu ekmekler için tüm zahmete değer.

Uğruna harcadığınız zahmete değecek anlarınız, kıymetini bileceğiniz anılarınız ve deneyiminden yararlanacağınız aile büyükleriniz hep kalbinizin bir köşesinde olsun.
Yazar H:GÜLHAN ÖZ ÖZER 
caferengigul.blogspot.com